BABACIĞIM  BAŞKA NASIL DÜŞÜNEBİLİRDİ  Kİ?

Sevgili babacığım başka nasıl düşünebilirdi ki? Tıpkı yüzlerce, hatta binlerce yıl önceki ataları gibi bir yaşamı sürdüregelmişti: Ailemizin geçim kaynağı olan davar sürüsünü gütmek, bu işin getirdiği sorunlarla boğuşmak, bunun için de  atadan dededen gördüğü ve elbet onların da kendi atalarından, dedelerinden görüp duyup çocuklarına naklettikleri çözüm yollarını denemekten başka yaptığı bir şey yoktu: Koyunlar, keçiler ya da aile bireyleri ciddi ciddi  hastalanırsa sorunu çözmek için bol bol dua eder, dualar sonuç vermezse bu kez köyün nefesi ve kalemi keskin hocalarına dualar ettirir ve muskalar yazdırırdı. Bunlardan da sonuç alamazsa ki hiç sonuç alamazdı, “Takdiri İlahi, kader böyleymiş!” gibi açıklamalara sığınırdı. Tıpkı ana dilini öğrenir gibi: Göre, duya, yaşaya, hiçbir çaba harcamadan, öylece öğrenmişti böyle davranmayı. Böyle gelmiş böyle gidiyordu   işte! Toplumla ilişkisi üç haftada bir köye gelip Cuma namazını kıldığı günlerde imamın verdiği vaazları dinlemekten ibaretti. Vaazları büyük bir ilgiyle dinler, sonra evde bizlere de büyük bir ciddiyetle anlatır, ardından Düzbayır’daki davarının başına dönerdi. Dünyaya dair bilgisi de, dünyayla ilişkisi de bu Cuma vaazlarında imamın ağzından çıkanlardan ibaretti.

Düşünce yapısı bu ortam ve koşullarda oluşmuş sevgili babacığım, benim ilkokul öğretmenlerimin büyük emek ve yönlendirmeleri sonucu Savaştepe İlköğretmen Okulu’na yatılı öğrenci olarak girişime elbet çok sevinmiş ve başarım için çok çok dua etmiş ise de iyi bir öğrenci olmamla ilgili bundan başka bir katkısı olamamıştı.  Nasıl olabilirdi ki?

Yanılmıyorsam üçüncü sınıfın sonunda matematik dersinden bütünlemeye kalmış ve bu yüzden köye çok üzgün dönmüştüm. Sevgili babacığım üzüntümden çok etkilenmişti. Beni teselli etmek için ne çok çırpındığını anlatamam. Bütünleme sınavının yaklaştığı günlerden birinde nereden bulmuşsa, üstünde birkaç cümlelik bir duanın yazılı olduğu bir kağıt parçası vermiş ve bu duayı sınavdan önce üç yüz kez okursam kesinlikle başarılı olacağımı büyük bir güvenle söylemişti.

Sınavdan bir gün önce bir kağıda 10 x 30 cm boyutlu bir dikdörtgen çizdim ve birer cm aralıklı yatay ve dikey çizgiler çizerek 300 adet kare çizdim. Duayı her okuyuşumda bir kareyi işaretlersem sonunda hiç yanlış yapmadan görevimi tamamlamış olacak, böylece sınavda kesin başarılı olacaktım. Öyle de yaptım.

Arkadaşlarım sınav gecesini harıl harıl çalışarak geçirirken ben duaya tam bir inanç ve güvenle üç yüz kez okudum ve her okuyuşta bir kare işaretledikten sonra gönül huzuru içinde yatıp uyudum.  Sınav yazılı yapıldı. On sorunun hiç birinin yanıtını bilmiyordum ama bunun elbet hiçbir önemi yoktu! Cebimde o duayı üç yüz kez okuduğumu gösteren koca bir belge vardı:  Her okuyuşta bir işaret koyduğum karelenip işaretlenmiş kağıt düzgünce katlanmış olarak cüzdanımın içinde dağ gibi duruyordu!  Sınav salonunda bir süre oturduktan sonra boş kağıdı sınav görevlisine teslim ettim ve tam bir huzur ve güvenle salondan çıktım.  Sınav  sonuçları açıklanınca şaşkına döndüm: Notum sıfır idi! Nasıl olurdu? Üç yüz kez okuduğum dua nasıl etkisiz kalırdı? Gidip öğretmenimi buldum. “Benim notum neden sıfır?” diye sordum. Öğretmenim kağıdımı bulup önüme koydu. “Hiçbir soruyu yanıtlamamışsın ki, boş kağıdın nesine not vereydim?” dedi. Adeta dünyam yıkıldı! Nasıl olurdu? Tam bir inançla eksiksiz hatasız üç yüz kez okuduğum dua hiç mi işe yaramamıştı?

Babacığım sınav sonucunu öğrendiğinde “Dua etkisiz olamaz, her halde eksik ya da hatalı okuma yapmışsındır.” Demekle yetindi. Ona doğduğu günden beri  söylenegelen, öğretilegelen, güçlüklerin  dua ile aşılabileceğiydi. O, başka nasıl düşünebilirdi ki?

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir