BAŞKALARININ ÖMRÜNDEN ÇALMAK

Herkesin her konuda fikri vardır, kendince. ‘Ben olsam böyle yapmazdım. Şu şöyle şöyle olmalıydı.’ deriz. Başkaları da kendilerince, bulundukları noktadan bakarlar dünyaya,  değerlendirmeler, eleştirmeler yaparlar. Böylece pek çoğumuz başkalarının yaptığı hiçbir şeyi güzel, yerinde ve yeterli bulmayız. Bizden başka iyi, güzel ve doğru yapan kimse yoktur. Başkalarının yaptığı kötüdür, tu kakadır hep. Hiç biri bize uygun, bize göre değildir. Her şey can sıkıcıdır, berbattır, saçmadır vesselam! Çünkü bizler, bir bilgenin dediği gibi “Okumadan bilgin, gezmeden gezgin, çalışmadan zengin”izdir olduk olası…

 

Üstüne tüneyebileceğimiz bir tümsek, fethedebileceğimiz bir kümes görmeye görelim. O saat el koyarız duruma. Artık bizden çok bileni, bizden yiğidi, akıllısı yoktur. Hele de bulunduğumuz çevrede borumuz ötüyorsa kim tutar bizi…

 

Böylece hepimiz mühendis, hepimiz mimar, hepimiz doktor, hepimiz veteriner, iktisatçı, yargıç, savcı, hepimiz her konunun uzmanı… falanız. Oysa gerçek hiç böyle değil! Fikir yürüttüğümüz, toplum mühendisliğine, kanaat önderliğine, soyunduğumuz konularda genellikle fikir üretmeye yetecek hiçbir bilgimiz, hiçbir gözlemimiz, deneyimimiz ve birikimimiz yoktur.

 

Bu toprakların yetiştirdiği büyük bilgelerden, araştırmacılardan biri olan UĞUR MUMCU, Bir konuşmasında “BİLGİ SAHİBİ OLMADAN FİKİR SAHİBİ OLUNAMAZ.” demişti. Gerçekten çok doğru bir saptama. Çevremizde ne çok kimse var ki her konuda düpedüz kendini küçük düşürecek derecede gülünç ve  saçma sapan fikirler atıyor ortaya, hiç tanımadığı, hiçbir eserini okumadığı, incelemediği halde, çok değerli aydınlarımız hakkında yalnızca başkalarınca kulaklarına üfürülenleri şakırlar papağan misali. Kendileri gibilerin hayranlığını kazanırlar böylece. Bu yolla topluma tarifsiz zararlar verirler. İnsanların vakitlerini işgal ederler,. Ömürlerinden çalarlar düpedüz.

 

Bundan dolayıdır ki konuşurken ve yazarken, öne sürdüğümüz fikirlerin kulağımıza üfürülmüş saçmalıklar mı, mavallar ve hurafeler mi yoksa gerçekten bilimsel değeri olan görüşler ve öneriler mi olduğunu iyice değerlendirdikten, dinleyenin ya da okuyanın gerçekten yararlanacağı şeyler olduğu kanaatine vardıktan sonra söze ya da yazıya başlamalıyız. Ancak böyle yaparsak kendimize de başkalarına da gerekli saygıyı göstermiş oluruz. Konuşurken ve yazarken bu hesabı yapmazsak, papağan misali bize ezberletilenleri karşımızdakilere aktarmaya kalkarsak, karşımızdakilerin sabırlarını, nezaketlerini çok çok zorlamış olabiliriz. Muhataplarımız yüzümüze vurmasalar da, “Sen bunları bize niye anlatıyorsun ki?” diye düşünebilirler. Ömürlerinden çaldırmamak için  bir daha da bizi okumaktan, dinlemekten ellerinden geldiğince kaçarlar. İyi de ederler doğrusu.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir