BİR BAHARI YAŞAMAK…

Gönen. İki bin on iki yılının on üç Mayıs’ı. Vakit öğleye yaklaşıyor. Puslu mu puslu bir gökyüzü. Hava yağmura hazırlanıyor. Böyle havalarda bir çok insan gibi benim de içim kararır. Nedenini bilemediğim bir hüzün doldurur içimi. Birden sela okumaya başlıyor müezzinin biri. Demek ki bir insanın yaşamı sona ermiş. Sonra ölenin kim olduğu açıklanıyor, öğle namazını müteakip defnedileceği duyuruluyor “eş, dost ve yakınlarına”…

 

Ölümler hep kötüdür, hüzünlendiricidir kuşkusuz, ama çocukların ve gençlerin  ölümleri, hele de  bahar günlerinde olursa  daha da üzer kalanları. Yunus Emre’miz, “Şu dünyada bir nesneye / Yanar içim göynür özüm / Şu gencecik ölenlere / Gök ekini biçmiş gibi.”  Demiş bu hüznü anlatabilmek için…

 

Kasaba halkına öldüğü duyurulan insan kaç yaşındaydı, ömrünün kaçıncı baharını yaşıyordu, bilmiyorum. Peki, kaç bahar yaşadığının farkında mıydı kendisi? Biz farkında mıyız acaba kaç bahar yaşadığımızın? Yaşama savaşımız öyle çetin geçiyor ki  değil mevsimleri, günleri, adımızı bile unuttuğumuz oluyor. Bir şeyler almak üzere  çarşıya, pazara gidip de ne alacağımızı unuttuğumuz için eve eli boş döndüğümüz olmuyor mu ki?  Halimiz bu işte… Bu  telaş ve koşuşturmada hangi mevsimde bulunduğumuzun farkında olmamakta şaşılacak bir şey yok elbet.

 

Oysa… Biz farkına varsak da varmasak da mevsimler gelip geçiyor.Hava usul              usul ısınıyor, soğuyor, ısınıyor, soğuyor… Doğanın yeşil giysileri art arda sarıya, kahve rengine dönüyor, sonra yaprak dökümü… ardından önce mahcup yeşil bir görüntü, derken dağları, ovaları  yeniden yeşilin bin bir tonuna boğan  bahar… Biz farkına varalım ya da varmayalım, doğada yaşam tüm sabrı ve kararlılığıyla, tüm güzelliği ve ihtişamıyla  sürüp gidiyor!  Kırlar, kuytular, çalı dipleri renkleri ve kokularıyla baş döndüren bin bir çeşit çiçeklerle donanıyor. Yol boylarındaki gelincik dizileri,  sarı çiçekli hardallar, mor çiçekli  kaya kekikleri, tohum kaplı  saplarını bayrak gibi havaya dikmiş kuzukulakları, baygın kokulu  drefil çayırları, kumruların, guguk kuşlarının, hüthütlerin, kırlangıçların, sarıasmaların, karakuşların, tarla kuşlarının birbiriyle yarışan konserleri, balarılarının, eşek arılarının, sineklerin… vızıltıları, koyunların, kuzuların, oğlak ve keçilerin melemeleri… Uçsuz bucaksız bir renk, koku, ses cümbüşünün, koşuşturmacanın ve yaşam serüveninin dalgalı denizi… Hele de güller, yabangülleri, zambaklar. Saymakla biter mi?

 

Gündelik yaşama savaşımız bize sık sık “Hey gidi yalan dünya gam yükümüsün? / Söyle söyle yalan dünya dert küpü müsün?” diye sitemli türküler söyletiyorsa da, dünyamız, ülkemiz, yöremiz ilkbahar diye bir zaman dilimini de yaşıyor her yıl ve biz başımızı dertlerimize de gömsek, gözümüzü açıp çevremizi algılamaya da çalışsak, zaman akıp geçiyor. İşte bu baharın da yarısı geçip gitti. En iyisi, bu akşamüstü Kocapınar’a  dönerken yol boyunca çevrenin seslerini, renklerini, hareketlerini, baş döndürücü güzelliklerini, kısacası ilkbaharını tüm belirtileriyle belleğime kaydetmeye çalışmak… Dertlerin, tasaların tümünün canı cehenneme! Şimdi bahar ne de olsa.  Şimdi güzellikleri algılamanın, baharı tüm  bedenimizle, tüm hücrelerimizle, tüm bilincimizle algılamanın zamanı. Baharı yaşamanın zamanı…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir