BU GÜN GÖNLÜM YAĞMURLU

Gökyüzü dün akşamdan bu yana kurşuni bulutlarla kaplı. Şafak vaktinden beri  çisil çisil yağmur yağıyor. Minik damlalar yeşil çam yapraklarını ve çimenleri inci dizileriyle bezemiş. Hava ılık. Yağmura rağmen serçeler cıvıl cıvıl. Kumrular karşılıklı guguhlaşarak kuşluk vaktinin keyfini çıkarıyorlar. Küçük bir karga sürüsü çimenlerin üzerinde çiftler halinde dolaşıyor, pencerelerden atılan ekmek parçalarını iştahla gagalıyorlar. Yanım sıra tin tin yürüyen bir sokak köpeği, kuyruğundan süzülen yağmur damlalarını sağa sola savurarak ıslak yükünden kurtulmaya, hafiflemeye çalışıyor, sonra yanımdan ayrılarak yol kenarındaki çöp bidonuna yöneliyor. Çöp bidonunun yanında perişan bir at arabası durmakta. Üstleri başları yağmurdan sırılsıklam bir kadın ve küçük bir kız çocuğu çöp bidonunu karıştırıp işe yarayacak bir şeyler araştırıyor, bulduklarını arabaya atıyorlar. Köpek, çöp bidonunda kendisi için de bir şeyler çıkabileceği umuduyla onların yanında kalıyor, komşuda pişer, bize de düşer hesabıyla…

 

Ben, elimde şemsiye, yürümeye devam ediyorum. Acelem yok. Islak kaldırım taşları arasında kendine yaşam alanı bulmuş bir çeşit yosun, yolu çok ince bir işçilikle, göz alıcı bir halıya dönüştürmüş. Elbet görebilenler için.

 

Uğur Mumcu Caddesiyle Mustafa Kemal Bulvarı’nın kesiştiği yere gelince duruyorum. Burada otobüs bekleyeceğim. Otobüs yaklaşık on dakika sonra gelecek beklediğim yere. Derken birden güçlü bir rüzgar dolanıyor çevremde ve şemsiyem ters dönüp adeta bir çanak antene dönüşüyor. Bu çanak anten benzetmesi beni televizyona, oradan da son günlerin haberlerine taşıyor.

 

Şükürler olsun ki son günlerde kendimi ekranların iğrenç istilasından kurtarmayı başardım: Artık toplumu koyun sürüsü gibi gören birtakım politikacıların ve onların yağdanlıkçılarının konuşmalarını, suretlerini es geçiyorum. Yalnızca apolitik haberlere ve hava raporlarına bir göz atıyorum, o kadar. Birkaç gün önce işte böyle ayıklanmış haberleri izlerken, İstanbul’un Surdibi’nde yaşayan özürlü, kimsesiz, dışlanmış insanlarımızdan söz edildiğini görmüştüm.

 

Ekrana getirilenler her halleriyle bir gerçeğimizi sergiliyorlardı:  İnsanlık değerlerinden ne kadar uzaklaştığımızı, bütün çabalarımızın yalnızca güçlülere yaranmaya, hoş görünmeye, yalanacak çanaklar bulmaya… yönelik olduğunu…

 

Biz ki sokaklarda kaybolup giden binlerce çocuğumuzu umursamayacak, faili meçhullerle yok edilen binlerce insanımızı hiç doğmamış sayacak, emperyalistlerin açıkça organize ettiği kirli savaşta şehit düşen çocuklarımızın cenazelerini minibüslerle ailelerine gönderecek, çöp bidonlarından beslenen, yıkıntı binalarda, sur diplerinde barınmak zorunda kalan pek çok yurttaşımızı görmezden gelecek kadar duyarsız, ama Surdibi’nde menfur bir cinayete kurban giden bir ABD yurttaşını aramak için binlerce polisimizi seferber edebilecek, cenazesini ABD’ye göndermek için özel uçak tahsis edebilecek, bir komşu ülkeyi çökertebilmek için dünyanın en kan dökücü paralı askerlerini finanse ve misafir edebilecek kadar alicenap(!) ve büyüklerimize (!) en lüksünden zırhlı özel araçlar, özel uçaklar tahsis edebilecek kadar kadirşinas(!) bir milletiz.

 

Ben bunları düşünürken, otobüs gelip önümde durdu. Şemsiyemi kapatıp otobüse  bindim. Şoför yardımcısı arkadaşım  yüzüme dikkatle bakarak sordu:

 

“Ne oldu Hocam, elinizde kocaman bir şemsiye vardı ama gene de yüzünüz ıslanmış?”

 

Ne diyebilirdim?  “Gök yüzünü yağmurda yalnız bırakmak istemedim, bu gün benim gönlüm de yağmurlu!”  diye yanıtladım dostumu.

 

Yağmur gün boyu yağmaya devam etti. Yaşam da öyle…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir