DEĞİŞTİRMEK İÇİN NE YAPIYORUZ Kİ?

Bizi sabırla dinleyecek bir dert babası bulmayagörelim. Hemen yakınmalara başlarız. Hava durumundan sağlığımıza, devletin ekonomi politikalarından eğitime,  trafik sorunlarından teröre, işsizlikten  sokakların bakımsızlığına, hayat pahalılığından milli piyango çekilişlerine, yargı sistemimizin güvenilirliğinin zedelenmesinden sınav sorularının yandaşlara sızdırılmasına… kadar her şeyden yakınır dururuz.  Çoğu kez dert babamız da bize katılır, yakınmalarımızı onaylayan sözler söyler ya da onay anlamında başını sallar. Böylece haklılık duygumuz pekişir. Dert babamızın onayı gururumuzu okşar, yakınma cesaretimizi körükler. Aldığımız bu destekle yakınma eylemimizi  fırsat buldukça kahramanca sürdürürüz.  Böylece haksızlıklar, sorumsuzluklar, kötülükler karşısında sessiz kalmadığımız sanısıyla kendimizle gurur duyar, rahatlar,  gevşeriz…

 

Haksızlıklar, zulümler, sömürüler karşısında yüreğimizde hissettiğimiz rahatsızlıkları  dert babalarımıza  uzun uzun anlatarak ve ondan nezaketen onay alarak  rahatlayabiliriz belki, ancak  yakınmaların, sızlanmaların herhangi bir sorunu çözebildiği görülmemiştir bu güne dek.  Sorunlar gözyaşlarıyla, yanıp yakılmalarla, sızlanmalarla,  söylenmelerle, dualarla ve beddualarla  çözülmez. Kaynağını ve çözüm yolunu bilemediğimiz bir derdi nasıl çözebiliriz ki?  

 

Derdimiz açlıksa ekmeği, susuzsak suyu, hastaysak ilacı bulmak zorundayız. Sözün özü işte bu. O halde dertlerimizi dert babalarına değil, uzmanlara ve görevli ve yetkili kişi ve makamlara usulünce anlatmak zorundayız.  Kapımızın önündeki sokakta bir çukur varsa, bunu ancak  iki yolla ortadan kaldırabiliriz: Ya gerekli malzemeyi bulup çukuru kendimiz dolduracağız ya da belediyeyi göreve çağıracağız. Bunlardan birini yaparsak, yolumuz düzelir, yapmazsak dilediğimiz kadar ağlayıp sızlanalım, yakınalım, söylenip dualar ya da beddualar  edelim, o çukur öylece kalır, sorunumuz da devam eder!

 

Derdimiz işsizlikse ya da çocuklarımızın işsizliğiyse, bu sorun bizim yetersizliğimizden ya da kusurlarımızdan kaynaklanabileceği gibi, devletin eğitim, ekonomi,  sosyal güvenlik ve istihdam politikalarından  da kaynaklanabilir.  Artık tecrübeyle  öğrenmiş olmamız gerekir ki ağlayıp sızlanarak iş bulunmaz. İşverenler,  işlerini hem en iyi hem de en ucuza görecek elemanlar ararlar. Eğer işlerinin gerektirdiği niteliklere sahipsek ve ancak asgari ücretin de altında, sigortasız ve sendikasız çalışmaya razı olursak bize ve çocuklarımıza iş verebilirler. Ücret ve fazla çalışma konularında muaraza çıkarmaya, sendikalaşmaya kalkışırsak, sigortalılık talebimiz olursa, kestirmeden “İşte kapı, işte ….”

 

Gerçi ilgili yasalarımızda çalışanların sigortalanmasına, asgari ücretin altında ücretlerle çalıştırılamayacağına, sendika üyeliğinin serbestliğine, ücretli yıllık izin, fazla çalışma ücretlerine, hafta ve bayram tatillerinin kullandırılmasına işikin hükümler var, ama ne bizim bu haklarımızı talebe cesaretimiz,  ne çoğu işverenin bu haklarımızı taslime niyeti ve ne de devletin bu yasa hükümlerini uygulatma konusunda niyeti ve iradesi var!

 

Bütün bunlar ve  daha pek çok dert belimizi büküyor, mutsuzluğumuzu yoğunlaştırıyor, pekiştiriyor. Ayaklarımıza, bileklerimize vurulan işsizlik, mesleksizlik,  bilgisizlik zincirleri bizi öylesine uyuşturmuş, köleleştirmiş ki,

dertlerimizin çözümü için ilgililer, yetkililer nezdinde gerekli girişimlerde, gerekirse yasalara uygun talep, gösteri ve direnişlerde bulunmak, oylarımızla parlamentoya gönderdiğimiz kişilere öyle sandıkları gibi efendilerimiz değil, vekillerimiz olduklarını söz ve yazıyla…  hatırlatmak gerekirken kahve köşelerinde dert babalarına yakınıp durmak, söylenmek, dualar ve beddualar etmek  ne işe yarar ki?

 

Kendimize dönüp soralım bir: Bizi binbir derde boğan bu düzeni değiştirmek için ne yaptık? Ne yapıyoruz ki şakşakçılıktan başka?!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir