DERİN SORGU

Devletler de canlılar gibidirler. Doğarlar, büyürler, yaşarlar, çökerler, kendilerini yaratan ihtiyaçları karşılayamaz hale gelirler ve ölürler. Ölenlerin yerini bu ölümleri hazırlayıp gerçekleştirenlerin ihtiyaçlarına uygun  yeni devletler alır.

 

Türkiye şimdi böyle bir süreci yaşıyor: Kurtuluş savaşının ve Cumhuriyetin kuruluş döneminin nesnel koşulları halkı Atatürk ve arkadaşlarının çevresinde birleşmeye zorlamıştı, çünkü emperyalizmin üniformalı, tüfekli – süngülü askerleri somut olarak halkın karşısındaydı. İnsanlarımızın topraklarına, malına, canına  tecavüz ediyorlardı. Bu gerçeği görmezden gelmek pek de kolay değildi. Buna karşın, emperyalizm ve yerli işbirlikçileri ulusal bilinçten yoksun insanları

şeriat sancakları altında birleştirip ayaklandırarak  bağımsızlıkçı, cumhuriyetçi hareketi yenilgiye uğratmaya çalışmışlardı.

 

Emperyalist orduların cephelerde, yerli işbirlikçilerinin ise ayaklanma bölgelerinde yenilgiye uğramalarından sonra Cumhuriyetin kuruluşuyla başlayan yeni dönem, tam bir örtülü savaş olarak günümüze dek sürüp geldi. Bu dönemde emperyalizm, İkinci Dünya Savaşı sonrasının ekonomik ve askerî koşullarının yarattığı durumdan yararlanıp Türkiye’yi Nato’nun    cenderesine

alarak  yeşil kuşak projesini uygulamaya soktu. Bunun gereği olarak bir yandan silahlı kuvvetler emperyalizmin çıkarları ve ideolojisi doğrultusunda   yapılandırılırken bir yandan da eğitim sistemi laiklik doğrultusundan hızla uzaklaştırıldı. Bunlara paralel olarak komünizmle mücadele adı altında bir örgütlenmeye gidilerek kör cahil bir gençlik yetiştirilmeye çalışıldı. Bu dönemde, solculuk, halkımıza bizzat devlet kurumları tarafından “Komşunun kapısına şapka asmak” olarak belletildi. Hem de camilerde, okullarda ve kışlalarda…  O yıllarda halkın alın terine sahip çıkmaya çalıştığı için faili meçhûl listelerine bile sokulmayan kaç insanımızın canına kıyıldığı bilinmiyor.

 

12 Eylül sürecinde işletilen Mamak ve Diyarbakır işkence evleri Türkiye’yi bu güne hazırlamaya yönelik emperyalist amaçlarla adeta kin, nefret ve ayrıştırma fabrikaları olarak yıllarca çalıştırıldı.  Sonuç mu? Bölünmenin eşiği!…

 

Peki, bütün bunlar olurken bizler, büyük çoğunluk ne yaptık?  “Elle gelen düğün bayram!” afyonuna sarılmadık mı? “Memleketi kurtarmak bana mı  kaldı?” kaytarmacasına sığınmadık mı?  “Bir benim oyum neyi değiştirir ki?” diyerek seçmenlik görevimizden kaçınmadık mı?”

 

Başkalarını göreve çağırırken önce kendimizi “ peki, bu olumsuz gidişe engel  olmak için biz ne yaptık?” diye derin sorgudan geçirmek, kendi vicdanımızda iyice bir aklandıktan sonra direniş saflarında yerimizi almak, sonra da başkalarından direniş saflarına katılmak, ancak ondan sonra başkalarını  da saflara davet etmek gerekmez mi?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir