DİNCİLERİ ANLIYORUM, DİNDARLARI DEĞİL…

Adlarını bildiğimiz ya da bilmediğimiz pek çok din var yeryüzünde. Eski, yeni, kitapsız, kitaplı… Ve bu dinlere, bu dinlerin doğaya, toplumlara, yaşama ve ölüme dair açıklamalarına, toplumsal ve özel yaşam için öngördükleri davranış kurallarına inanan pek çok insan… Ve bu inananlar, dinden söz  edildiğinde yalnızca kendi dinlerinin gerçek ve biricik din olduğunu, ölümden sonra yalnız kendi inanç mensuplarının ölümsüzlüğe ve cennete ulaşacaklarını, başka inançlara mensup olan ya da hiçbir dini benimsemeyenlerin ise cehennem dedikleri sonsuz azap mekânlarına gideceklerini tartışmasız kabul ederler.

 

Herhangi bir dinin müminleri dünyada en büyük çoğunluğu oluşturduklarına inanıyorlarsa da gerçek pek öyle değil: Dünya nüfusunun % 23 kadarı Hıristiyan, % 22 kadarı Müslüman, % 24 kadarı ise bir çok dine dağılmış küçük inanç gruplarında yer alıyor. % 21 kadarı da hiçbir dine inanmayanlardan oluşuyor. Farkla kaynaklar bu oranları farklı gösteriyor.  (Ayrıntılı bilgi için konuyla ilgili internet siteleri incelenebilir.)

 

İnsanlar, doğa ve toplumlar karşısında birey olarak güçsüz ve bilgisiz olduklarından ancak başka insanlarla birlik ve dayanışma içinde bulunduklarında kendilerini daha güvende ve mutlu hissedebilirler. Bu nedenle de aidiyet ve mensubiyet duygularını geliştirirler. O kadar ki çoğu kez öyle olmasalar da çoğunluğun inançlarını, değer ölçülerini paylaştıklarını müraice iddia etmekten utanıp sıkılmazlar. Çünkü yalnızlık duygusu ve ölüm korkusu insanları fena halde ürkütür ve bir topluluğa katılmaya zorlar. Bu katılış, çevredeki en büyük, en güçlü topluluğa yönelir genellikle… Güçlü topluluğa katılmak insana bir korunma, bir sığınma, bir haklılık duygusu kazandırır çünkü.

Bundan dolayıdır ki şu dinden, şu mezhepten, şu tarikattan, şu cemaatten,  şu milletten, şu aşiretten, şu boydan, şu kentten, şu köyden, şu ırktan, şu partiden… olduğumuzu söyleriz yerli yersiz. Böylece bulunduğumuz yerde yalnız olmadığımızı, gerektiğinde, çevremizdekilerden farklı olmadığımızı, dışlanmamız gerekmediğini,  bizi koruyacakların bulunduğunu ima ederiz. Çünkü yaşam deneyimlerimizle farklılıkların dışlanma sebebi olduğunu bir çok kez öğrenmişizdir.

 

Farklılık nasıl dışlanma, hatta taşlanma nedeni ise benzerlik de aksine benimsenme, kucaklanma, korunma nedenidir. Bu nedenledir ki insanlar, tek başlarına toplumsal yaşamda önemsenecek bir güç oluşturamadıkları halde her herhangi bir değer çevresinde toplandıklarında çekici, birleştirici, güven verici ya da caydırıcı… etkiler kazanarak çekim merkezleri oluştururlar.  Bireyler bu çekim merkezleri çevresinde toplanarak varoluşlarını güvenlik altına alırlar.

 

Bu merkezlerin kurucuları, yöneticileri,  ancak çevrelerindekilerin sayısı arttıkça güçleri artacağından, rakiplerini çökertmek için ellerinden  geleni yaparlar. Böylece gruplar arasında sonsuz bir üstünlük savaşı başlar.

 

Çevrelerindeki katılımcıların en güçlüsü olan çekim merkezleri, dinlerdir. Çünkü insanların en eski çağlardan beri sorageldikleri sorular varoluşa, ölüme ve sonrasına dairdir. Bütün dinler bu sorulara kendilerince doğru cevaplar vererek inananlarını tatmin etmeleri nedeniyle müminlerini bağlayıcıdır. Bu nedenle müminler, gerek bu dünyadaki yaşamlarını ve gerekse ölümden sonraki yaşamlarını güvence altına almak için dinlerinin temsilcileriyle uyum içinde olmak gereğini duyarlar. İnsanların bu inanç ve eğilimleri, bireysel ve toplumsal yaşamda belirli  düzenlerin kurulup sürdürülmesini sağlar.

 

Dinsel kuralların akla uygun olup olmaması, belirli bir düzenin kurulup sürdürülmesi bakımından önemli değildir. Yeter ki bu kurallara inanan ve uyan müminler bulunsun. Bundan dolayı, müminlerin varlığı ve çokluğu, o dinlerin yöneticileri için çok önemlidir.

 

Yöneticiler, itaatkâr müminlerin bağlılıklarını ve fedakârlıklarını artırabildikleri ölçüde güçlenecekleri için  bu konuda bütün güçlerini, olanaklarını seferber ederler. Söyledikleri, dini temsil görevinin kendilerine Tanrılar tarafından verildiği, tanrının rızasına ancak kendilerinin rızasıyla ulaşılabileceği, öyleyse kendilerine mutlak itaat gösterilmesinin tanrı emri olduğudur. Müminler bunu asla tartışamazlar. Ancak zaman içinde başka birileri dinlere ve ibadetlere yeni yorumlar getirerek  yeni dinlerin, mezheplerin, tarikatların… yöneticisi ve Tanrıların yeni temsilcileri… olurlar. Kuşkusuz, bu yeni temsilciler arasında müminlerinin yanı sıra kendi sözlerine kendileri de inananlar da bulunabilir. Ancak bu temsilcilerin asıl inandıkları, başında bulundukları toplulukların cömert ellerinden çıkıp onların ceplerine akan paralardır. İşte bu paraları ceplerinde, küplerinde, bankalarında, şirketlerinde, dergâhlarında, kasalarında biriktirenler, DİNCİLEDİR. Dinciler, havuzlarına yönelttikleri bu para akışını korumak için ellerinden geleni yaparlar. Kurdukları düzenin selâmeti için yapamayacakları şey yoktur. Ben, bu nedenle dincileri anlıyorum! İnsanları kandırma, inançları sömürme konusunda yapamayacakları hiçbir şeyin bulunmadığına inanıyorum. Peki onlara saygı duyuyor muyum? Elbet de hayır!

Hırsıza, yalancıya, sömürücüye saygı duyulur mu? Elbet de  hayır!!!

Ammaaa… Dindarları bir türlü anlayamıyorum. Çünkü, bütün dünya dinlerinin yasakladığı hırsızlığı, yalancılığı, dolandırıcılığı, inanç sömürücülüğünü, kendilerinin de inandığı iyi ahlâk ilkelerini yok sayan dinci yöneticilerin çirkinliklerine göz yuman dindarları bir türlü anlayamıyorum. Dindar insanlar, nasıl oluyor da dinlerinin temel ilkelerini ayaklar altına alan dincileri baş tacı yapabiliyor, nasıl oluyor da kendilerini aptal yerine koyan siyaset canbazlarına bile bile, göz göre göre destek verebiliyorlar, bunu anlayamıyorum. Hiç anlayamıyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir