İNSANA İHANET İNSANLIĞA İHANETTİR!

İnsanı insan yapan ama çoğu kez de onu ciddi zararlara sokan başlıca hasletlerden biri  başka insanlara güven duymasıdır. Birine inanan, güven duyan insan, güvendiği kimselerin sözünün eri, özü sözü doğru, namuslu, dürüst insan olduğuna hiç kuşku duymaksızın inanır, güvenir; ona adeta tapar! Güvendiği kişilere yöneltilen eleştirileri adeta bizatihi kendisine yöneltilmiş hakaretler olarak  algılar, güvendiğini canla, başla savunur. O kadar ki, bu yolda her türlü belayı göze almaktan asla çekinmez. O kişileri eleştirenleri kim olurlarsa olsunlar, uzak durulması, dışlanması, kınanması gereken kimseler olarak değerlendirir. Güvendiklerine dil uzatanlara can düşmanı kesilir. Velev ki kendi anası, babası, çocukları, can dostları olsalar bile. Çünkü insanın dünyası, güven duyduğu, inandığı kimselerin ekseninde dönmektedir. Güvenin sarsılması, yıkılması, dünyasının sarsılması, yıkılmasıdır!

İnanılan, güvenilen kimselerden kimileri kendilerine duyulan güveni gerçekten hak ederler. Onlar verdikleri sözlerde dururlar, çünkü yerine getiremeyecekleri sözleri vermezler; kendilerine güvenenleri kandırıp aldatmaz, saflıklarından yararlanmaya tenezzül etmezler. Dürüst görünmek için değil, dürüst oldukları için dürüst davranırlar.Takiyyeye tenezzül etmezler.Dürüstlüklerine karşılık bir beklentileri yoktur.  Böyleleri, kendileri için de, kendilerine inanıp güvenenler için de, tüm insanlık için de birer nimettir.

İnanılıp güvenilen insanlardan kimileri ise yazık ki insanlığın yüz karasıdırlar. Onlar, insanları kendilerine inandırmak, güvendirmek için bin bir yola başvururlar: Onlar, insanları kendilerine inandırmak, güvendirmek için kurbanlarının inançlarını, ihtiyaçlarını, zayıflıklarını, bilgisizliklerini çok iyi tespit edip zalimce kullanır, iliklerine kadar sömürürler. Toplumsal yaşamın her alanında bolca görülür böyleleri: Gösterişli planlar üzerinden sözde daireler satıp müşterilerinin parasını son kuruşuna kadar aldıktan sonra kayıplara karışan pek çok müteahhit tanımışsınızdır. Bir zamanların yüksek faizler verip halkı dolandıran bankerleri bilmeyenimiz yok gibidir. Köylünün davarını, ürününü güya yüksek fiyatlardan karşılıksız çeklerle satın alan tüccarların ödeme gününden önce sırra kadem bastığını da çok sık duymuşuzdur. Konut ve tüketim kooperatiflerinin kimi ahlaksız yöneticilerinin yaptıkları dillere destandır. Deniz Fenerleri, Kombassanlar, ve daha niceleri… Ve bankerler, bankerler… İşçilerinin ücretlerini aylarca ödemeyip sonunda iflas iddiasıyla yurt dışına kaçan işverenlerin sayısını bilen beri gelsin. Cahilleri dinsel bilgi diye hurafelerle kandıran sözde din bilginlerine ne demeli? Her biri bir grup saf insanı kendilerine cennet vaadleriyle  bağlayıp çoluk çocuklarına, tüm varlıklarına el koymuyorlar mı?

İnanç ve güven sömürücülerinin en aşağılıkları, en korkunçları ise politikacılar arasından çıkmaktadır. Böyleleri, toplumların en çaresiz, kendine saygısını ve özgüvenini yitirmiş bireylerini sırtlarını sıvazlayarak ve küçük çıkarlar sağlayarak güdümleri altına alıp militanları haline getirir ve gerçek dışı vaatlerle özel kuvvetleri haline getirip siyasi mücadeleleri kanlı kavgalara dönüştürürler. Tarihler, böylelerinin iktidarı ele geçirmeleri halinde kendi çıkarları, kendi saltanatları için insanlara, insanlığa ettikleri  ihanetlerle doludur. Böyle bir ihaneti daha yakın bir tarihte Fetö ayaklanmasında görmedik mi? Bu hareket inananlarını himmet ayaklarıyla  haraca bağlayıp inanılmaz miktarlarda gayrıresmi vergiler toplamadı mı?  “Alnı secdeye değenden zarar gelmez!” yutturmacasıyla siyasi ortaklarını kandırıp devletin maddi manevi tüm imkanlarına ortak olmadı mı? Cemaat, tarikat ayaklarıyla yüz binlerce gurbetçi yurttaşımızı peşine takıp gurbet elde Deniz Feneri, Kombassan ve benzeri düzenlerle donlarına kadar soyup soğana çevirmediler mi?  O soyulan vatandaşlar, verdiklerini geri almak umuduyla siyasi iktidar sahiplerine başvurduklarında “Paranızı onlara verirken bize mi sordunuz?” diye azarlanıp baştan savılmadılar mı? Bu ağır aldatılmışlıktan dolayı özgüvenlerini de yitirmediler mi?

İster özel yaşamımızda, dostluk ilişkilerimizde, ister iş yaşamımızda, ister siyasette… güvendiğimiz insanların gerçekten güvenilmeye değer olmalarından nasıl gurur duyar, onların dostluklarıyla nasıl övünürüz! Güvenilmez olduklarını bir şekilde ortaya koyanlardan ise insanlığın yüz karası olmaları nedeniyle  üzülür, onlara bir zamanlar inanmış, güvenmiş olmaktan adeta utanç duyarız.

İnsan denilen canlı türünün bedensel yanıyla öteki canlı türlerinden öyle çok da farklı olmadığını, beslenmesiyle, üremesiyle, yaşama savaşımıyla düpedüz diğer canlılar gibi olduğunu, ancak bir kısım insanların davranışlarıyla yalnız başka canlılardan değil, öteki insanların bir kısmından da ayrıldığını, hayvani varlığındaki bencilliğini, çıkarcılığını baskılayıp insani (ahlaki) adı verilen birtakım değerleri yarattığını… bu değerlerden birinin de güvenilirlik, dürüstlük olduğunu… insanlık üstüne kafa yormuş herkes bilir.

Hepimiz, şeklen insan görünen varlıklarla bir arada yaşıyor,  onlara inanmak, güvenmek istiyoruz. Çünkü gerçekten insanlaşmış kimselerle bir arada olmak herkese huzur, güven ve mutluluk verir. Bu nedenle insanlara başlangıçta inanıyor ve güveniyor, iş ve güç birliği yapıyoruz. Ailemizi, iş ortaklıklarımızı, siyasi partilerimizi, sivil toplum örgütlerimizi onlarla kurup yaşatmağa çalışıyoruz.

Ancak insanlaşmış görünüp güvenimizi kazananların ihanetiyle karşlaştığımızda adeta dünyamız yıkılıyor. Bundan da  bizimle birlikte   İnsanlık da zarar görüyor. Çünkü  saflığımızdan yararlanıp takiyyelerle  aldatılmışlığımızın farkına vardığımızda artık başkalarına inanıp güvenme hasletimiz paramparça oluyor. Bir daha kolay kolay birlik ve dayanışmaya giremiyoruz.

Bir de şu var: Topluca ahlak diye adlandırdığımız insanlık değerlerine, toplumsal yaşam kurallarına başkalarınca uyulmasını herkes ister. Ancak pek çok kendisinin de aynı kurallara uymakla sorumlu görmeğe pek yanaşmaz.

Ahlaki anlamda insanlık denilen şey öyle çarşıda pazarda metreyle, litreyle alınıp satılabilen bir nesne değildir. Vücudumuzda ahlaktan sorumlu bir organ ya da bir kısım da yoktur. İnsanlık ancak her insanın bizzat kendi kişiliğince  aklıyla oluşturulan bir davranışlar bütünüdür. Çok zor bir meslektir insanlık, çünkü karşısında nefsi vardır, çıkarları vardır, milyonlarca yılda biriktirdiği hırs, bencillik, çıkarcılık, güç ve malikiyet duygusu… vardır.  Kısacası çok zordur insan olmak. Zordur da imkansız değildir. İstersek başarabiliriz…

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir