KÜÇÜK ÇOCUĞA BÜYÜK PABUÇ (1)

Nasıl da seviniriz bir çocuğumuzun doğacağı anlaşıldığında! Tatlı bir telaş sarar aileyi: Kimi yün patikler, yelekler, kazaklar örmeye, kimi cinsiyetine göre uygun isimler bulmaya, kimi de doğmamış bebeğe don biçmeye koyulur. Kuşku yok, genç anne adayı da bu sevinçli koşuşturmanın içindedir, ancak, o, kendi içinde, doğacak bebeğinden başka, çok gizli, çok derin kaygılar da taşımaktadır. Acaba bebek sağlıklı mı doğacak, kendisi doğum sancılarına dayanabilecek mi, acaba, acaba, acaba… Öte yandan bebek dünyaya gelirken babalar da ana bir doğurur, baba ise dokuz doğurur dedirtecek kadar kaygılıdırlar. 

 

Doğumla birlikte sevinçler de, sıkıntılar da biçim ve nitelik değiştirir. Artık ortada doğmuş bir bebek, bebeğin beslenmesinden, bakımından, sağlığının korunmasından  ve tüm gereksinimlerinin karşılanmasından sorumlu bir anne, bir baba vardır. Bebecik, emdiği her yudum sütle, aldığı her nefesle önce usul usul, sonra hızla büyümeye başlar. Derken sürünmeye, emeklemeye, tay durmaya koyulur. Bir süre sonra da ilk adımlarını atarak kendisine pabuç almamız gerektiğini gösterir.  Daha bebek doğmadan örülen patiklerin, dikilen donların, gömleklerin, bebeğin hızla büyümesi karşısında birkaç hafta içinde kullanılmaz hale geldiklerini tecrübeyle öğrendiğimizden, ilk pabuçları alırken de bu hızla büyüme gerçeğini dikkate alma zorunluluğunu ister istemez hissederiz. Evet, pabuç alınacaktır da velet büyümesini hızla sürdürmektedir. Ayaklarının bu günkü haline uygun bir pabuç almak, bizi  birkaç gün sonra bir yenisini almak zorunluluğuyla karşı karşıya getirecektir.

 

Bebeğin yürümeye başladığı günlerdeki pabuç gereksinimini ayaklarının gelecekteki büyüklüğünü dikkate alarak karşılarsak, yani çocuğun bugünkü ayağını onun gelecekteki ayakkabısının içine sokarsak, açıktır ki ortaya bir küçük ayak – büyük pabuç uyuşmazlığı çıkar. Böylece bir gereksimin karşılanır, bir sorun çözülmeye çalışılırken ortaya tüm iyi niyetlere karşın yeni sorunlar çıkar ve bu, yaşam boyu böyle sürüp gider.

 

Devletlerden mahalle kalkındırma derneklerine çetelere kadar tüm örgütlerin kurucuları ve sürdürücüleri de tıpkı genç anne ve babalar gibi davranırlar: Kurdukları örgütün kusursuz ve ölümsüz olmasını isterler. Bunu sağlayacak her türlü önlemi almaya özen gösterirler.

 

Öte yandan, toplumlar da tıpkı bebeler gibi sürekli olarak değişime uğrar, büyür, güçlenir ya da zayıflar, varsıllaşır ya da yoksullaşırlar. Toplumları yönetenler, mevcut sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel ve ideolojik yapıyı kendi gönüllerince, çıkarlarınca biçimlendirmeye çalışırlar. Yönetici güçler de hayatı ve sorunları tıpkı anne babalar gibi kendi açılarından gördükleri, kendi hesaplarına uygun çözmeye çalıştıkları için, topluma uyar sandıkları  çözümler tıpkı bebeklerle pabuçları arasındaki çelişmeye, çatışmaya neden olurlar.  Aile bütçesine göre büyük  masraflara mal olan pabuç, alındığı gün ayağa bol, birkaç hafta sonra ise dar gelir… Toplumları yönetenler, toplumların yıldan yıla ağırlaşan sorunlarını çözmek için uygun gördükleri çözümleri sürdürmeye çalışır ve gerekirse bu uğurda şiddet kullanmaktan çekinmezken, bu uygulamalardan bunalan toplumlar da tıpkı ayağı hızla büyüyüp eski pabucuna sığmayan bebekler gibi  ille de yeni pabuç diye tuttururlar. Böylece ortaya ciddi sorunlar, ciddi çatışmalar çıkar ve bu çatışmalar, bir  aşamada, sonu hangi mevsimleri getireceği belli olmayan sosyal iklim değişmelerine yol açar…   

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir