KURTARRR BİZİ BABAAA. MI?

Bir zamanlar nasıl da haykırmıştık siyaset meydanlarında: “Kurtarrr bizi Babaaa!”

 

Ve Baba,  kurtuluşu hep başkalarından bekleyen bizim oylarımızla kendisini ve bizi bu günlere getirenleri bir kez daha kurtarmıştı!

 

Ve öylesi babaların kurtarıcı olmadığını, olamayacağını biz büyük çoğunluk,  yaşadığımız sayısız düş kırıklıklarına karşın bir kez  daha görememiş, anlayamamıştık!

 

Şunca beladan, badireden sonra, artık kim olduğunu, ne olduğunu da bilmediğimiz bir “muhayyel baba” arayışına düşmüş, hala “Kurtarrr bizi babaaa!”  diye,  sersem tavuklar gibi çırpınıp, debelenip duruyoruz!

 

O ne idüğü, kim olduğu  belirsiz baba işini gücünü bırakıp gelecek,  bizi bir çırpıda kurtarıverecek! Öyle mi?

 

“Armut piş, ağzımız düş!”

 

Ah, hiç merak etmeyin,  o baba (!) günün birinde bizi elbet kurtaracak! 

 

Kurtaracak daaa, baba biraz şaşkın, hatta biraz değil, çok şaşkın! Çünkü bulunduğumuz yere nasıl geldiğimizi, neden kurtulmak istediğimizi anlayamıyor bir türlü.

 

Tıpkı büyük çoğunluğumuz gibi…

 

O ki bizi buraya getiren yolun taşlarını özene bezene dizdi, döşedi.

 

Gerçek aydınlar ve yurtseverler, bizi buraya getiren yol haritasının yanlış çizildiğini, taşlarının yanlış dizildiğini,

 

Bu yolun bizi götüreceği yerde barışın, huzurun, tokluğun, sosyal güvenliğin, eşitliğin, bilimin, aydınlığın, ahlakın, saygının ve saygınlığın,

 

Değil,

 

Kör cahilliğin, hurafenin, çatışmaların, kardeş kavgalarının,

 

Açlık sınırının altındaki asgari ücretin, sigortasız çalıştırmanın, hatta asgari ücretin yarısının bile altında çalıştırmanın,

 

Her türlü istismarın, nüfuz ticaretinin,

 

Siyaset-ticaret-mafya ortaklığının harmanlanacağını,

 

Bir kısım bürokratın nüfuz tacirlerinin kulu kölesi olmaktan gurur duyabileceği  bir toplumsal çürümüşlüğün oluşacağını,

 

Çünkü baba (!) nın çizer gibi göründüğü bu yolun gerçek mimarının bizim alın terimizi ve bu toprakları avucunun içine alan emperyalistler olduğunu,

 

Söylemeye kalkıştığında,

 

Babaaa (!)’mıza inanıp, güvenip,

 

Onları

 

Tüm gücümüzle tu kaka ettik, taşladık, yuhaladık,

 

İşkence tezgahlarından geçirdik,  yaktık, öldürdük…

 

Bütün bunları yaparken de kendimizi mücahit, kahraman falan sandık.

 

Sonra… gün geldi, uyandık… mı?

 

Yok canım, ne uyanması? Başımıza geçirilen çuval yüzümüzde gözümüzde alerji yapınca uykumuz azıcık bölündü, hepsi o kadar…

 

Bir de başımıza çuval geçirenin şekillendirdiği yeni ileri demokratik açılım senaryosunun yarattığı gürültüden azıcık huylandık, hepsi bu…

 

Padişahlık hülyaları içinde debelenmekle demokratlık aynı bedende birleşebilir mi? 

 

Büyük çoğunluğumuz hala t.v. denilen o aptal kutusunun, o beyin yıkama makinesinin kafatasımıza tıkıştırdığı o hurafe yüklü belgesellerin (!), evlenme boşanma dizilerinin azat kabul etmez tutsakları olarak geçiriyoruz ömrümüzü.

 

Bize mi kalmış memleketi kurtarmak?

 

Hala dinleyip duruyoruz ne olduğunu yalnız iki senaristin bildiği (Belki onların bile bilmediği) açılım saçılım… mavallarını.

 

Hala kurtuluşu her neredense bir gün çıkıp geleceğine inandığımız bir “Baba” dan bekliyoruz.

 

Ve biz, şu büyük çoğunluk,

 

 Hala bizi bizden başka hiç kimsenin kurtaramayacağının,

 

Ve kurtuluşumuzun tek yolunun kurtarıcı beklemekten vazgeçmek, karanlığa ve emperyalizme kaşı birleşerek direnişe geçmek olduğunun,

 

Demokrasinin her boydan, her soydan, her kılıktan padişahlar ile onların azat kabul etmez uşaklarınca engellendiğinin ve engelleneceğinin,

 

Farkında değiliz.!

 

Daha kötüsü, büyük çoğunluğumuz bunun farkında olmadığımızın da farkında değiliz!

 

Gerçi çoğunluğumuzun yıllarca içinde debelendiği kör karanlığın  farkına varanlar var, ancak sayıları henüz yeterli değil.

 

Onların çoğu da ya emperyalizmin tutsakevlerinde ya da tutsaklara destek için vardiya nöbetlerinde…

 

Onlar,

 

Tomaların pis sularıyla, biber gazı bulutlarıyla,

 

Parayla ya da tehditle uşaklaştırılmış medyanın yalan ve iftiradan ibaret iğrenç propagandasına karşı en kötü koşullarda direnmeye çalışıyorlar.  

 

Fakat oda ne? Hiç beklenmedik bir zamanda, Taksim Gezi Parkı’nın oralardan bir şimşek çakıyor gibi.

 

“Yaşam biçimimize karışmayın!” diye yükseliyor özgür sesler ve tüm ülkede destek buluyor: Tencere Tava havasıyla, özgün direniş orkestralarıyla. 

 

“Birleşe birleşe kazanacağız!” diye haykırıyor gençler, yaşlılar, çocuklar, her gün biraz daha çoğalarak!

 

Ve tomaların, akreplerin, biber gazlarının, copların, odunların, plastik mermilerin, gerçek mermilerin, palaların, destan yazanlarca kasten gerçekleştirilen öldürme ve yaralamaların, müebbet hapis tehditlerinin bir türlü önleyemediği bir direniş,

 

Umulmadık biçimde doğup dalga dalga büyüyor, büyüyor!

 

Padişahımız efendimizle yandaşlarında bir panik, bir korku, bir telaş…

 

Tomalı, biber gazı tüfekli, beylik tabancalı, coplu destan yazıcıları, eli palalı, odunlu destek kuvvetlerin eşliğinde derhal  taarruza geçiriliyor:

 

İftar çadırlarını yeni propaganda ve tehdit meydanlarına çevirip kinlerini, nefretlerini kusuyorlar gece gündüz. Yalan, tehdit ve iftira sağanaklarını boca ediyorlar halkın üstüne.

 

Bir de yeni bir suç ve ceza türetiyorlar: Direniş hareketleri suçmuş ve cezası müebbet hapismiş!

 

İradeleri kanun değil mi?

 

Olur mu olur yani…

 

Sonuç mu? Mühim değil canım, hepi topu beş can, on iki göz, birkaç bin  yaralı ve sayısı belirsiz gözaltı.

 

Destan yazdırıcılarımız şimdilik bu kadarla yetindi.

 

E.., Hani nerde kaldı o muhayyel kurtarıcı Babamız(!)?

 

Yoksa  iş çapulcuların başına mı kaldı?

 

Bekleyip göreceğiz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir