RÜYA BU YA

Pırıl pırıl bir kuşluk vakti. Hangi yönden estiği belirsiz hafif bir meltem, çevreden yüklenip getirdiği yaban gülü, katmerli pembe gül kokularını cömertçe dolduruyor ciğerlerimize.Yamaçtaki yeşil alanda bir koyun sürüsü yayılıyor. Kuzular, analarının çevresinde zıplayıp, koşuşup, meleşip duruyor. Çayırı yakındaki meşe koruluğundan ayıran çizgide bir grup keçi var. Minik oğlaklar, kayadan kayaya büyük bir beceriyle zıplıyor. Çoban köpeği arada bir havlayıp varlığını cümle aleme duyuruyor. Yeşil alanda gelişigüzel dağılmış gelincik öbekleri uyum  içinde dalgalanıyor. Tarla kuşları yüksek otlar arasında yaptıkları yuvalarını kontrol altında tutabilmek için hep aynı çevrede, göğün uça uça ulaşabildikleri en yüksek noktasından attıkları çığlıklarla türdeşlerini uyarıyorlar. Arılar öbek öbek ak çiçekli badem ve erik dallarına üşüşmüş, bacaklarına yükledikleri  çiçek tozlarını döllenmeyi bekleyen çiçeklere taşımakta birbirleriyle yarışıyorlar. Kelebekler, allı pullu, benekli kanatlarını çırparak başka bir koşuşturmanın telaşında. Bir çalı öbeğinin dibinde iki kaplumbağa toslaşarak gönül eğliyorlar. Arılar, cins cins böcekler vızır vızır.

 

Biz piknikçiler çoluk çocuk, ormanın kenarında, çoban çeşmesinin yanındaki düz zemine yerleştiriyoruz elimizdeki piknik malzemesini. İçimizde böyle bir ortamda bir gün geçirecek olmanın mutluluğu, yüzümüzde baharla kucaklaşmanın sevinci… Yeşil çimenlere sırt üstü uzanıp gözlerimizi uzayın sonsuz derinliklerine çeviriyoruz. Bembeyaz bulut yumakları usul usul süzülüp geçiyor üzerimizden. Tarifsiz bir huzur doluyor içimize. Doğanın sesleri kulaklarımızı, baharın kokusu ciğerlerimizi dolduruyor. Çocuklar çığlık çığlığa oyunlara  dalıyorlar.

 

Güneş usul usul  tepemize  yükselince doğrulup kalkıyoruz uzandığımız yerden. Bizler gökyüzünün derinliklerinde  gönül gezdirirken, çobanlar sessizce ağıllarına doğru sürüp götürmüşler sürülerini. Meydan bize kalmış.  Şimdi sıra piknik yemeğinde. Herkes üstüne düşen hizmeti eksiksiz yapıyor sofranın kurulup kaldırılmasında. Çöplerimizi toplayıp poşetlere dolduruyoruz. Sonra çocuklar salıncaklara, topla oynamalara  dönerken yetişkinler yanlarında getirdikleri kitaplara sarılıyorlar. Derken güneş batı ufkuna iyice yaklaşıyor. Artık evlerimize dönüş vakti… Akşam haberleri bizi bekliyor…

 

Ve işte haberler: Siyasetçiler birbirleri hakkında hiç kötü sözler söylememiş, rakiplerini aşağılamamış, halkımızın, ulusumuzun yararına işleri konuşup birçok konuda görüş birliğine varmışlar. Kişisel ve partisel çıkarlarını değil, ulusal çıkarlarımızı esas alan bir siyaset anlayışını benimsemişler. Tüm yurtta hiç trafik kazası olmamış, hiç cinayet işlenmemiş, kadınlara, çocuklara, hayvanlara… karşı hiç şiddet uygulanmamış. Birçok yeni işyeri açılmış, sigortasız çalıştırılan işçi kalmamış. İşverenler, üç buçuk kuruş karşılığında sigortasız ve  günde on beş saat çalıştırdıkları işçilerinden özürler dileyerek fazla çalışma ücretlerini faizleriyle birlikte kuruşu kuruşuna ödemişler. Sosyal güvenliklerini harfi harfine teslim etmişler.  İşçiler yasal haklarını bir bir öğrenerek sarı sendikaları tarihe gömmüş, kendi sendikalarında örgütlenmişler. kendilerini sigortasız, fazla çalışma ücretsiz, iş güvenliksiz ortamlarda çalıştıran işverenleriyle aynı siyasi partilerde bulunmanın yanlışlığını, acınasılığını anlayıp emeği savunan partilerde yoğunlaşmışlar.  Sokaklarda, kendine bakamayan, çöp bidonlarından beslenmeye çalışan kendine yetmez kimse kalmamış, böyle kardeşlerimiz için insan onuruna yakışır barınaklar, sağlık ve beslenme ortamları hizmete girmiş. Kasabaların, kentlerin üstüne kâbus gibi çökmüş zübükzadelerle onlara uşaklık eden kimi atanmış ve seçilmişler ellerini kamu mallarından çekip kayıplara karışmışlar. Mahallelerdeki hurafe merkezleri halkın aydınlanması ve bilinçlenmesi nedeniyle tarihin çöplüğündeki yerlerini almışlar… Hukukçu kılığına girmiş hukuk cellatları yaptıklarının adalete değil, yerli – yabancı vampirlere hizmet olduğunu anlayıp cübbelerini yakmışlar. Siyasi iktidarlar, yolsuzluklarda ortak oldukları haramzadeleri korumaktan, onların sorumsuzlukları sonucu oluşan işkazalarının faturalarını kadere kesmekten  vaz geçecek bir ahlak düzeyine yükselmişler. Bir zamanlar iş kazalarında gerçekleşen ölümleri güzel ölüm diye nitelemek hiçliğinden utanç duyar olmuşlar… Ve daha ne haberler, ne haberler…

 

“Doğanın, tarihin, bilimin, gerçek ahlâkın ve sanatın kıymetinin bilinmediği bir ülkede böyle bir piknik mi olur? Geçmiş uygarlıklardan kalan tarihsel eserlerin mezbeleliğe dönüşmesine, görmezden gelinen tinercilere mekan olmasına, eğitim diye yoksul halkın çocuklarına hurafeler ezberletilmesine seyirci kalan, bırakın karşı çıkmayı, halka bunları reva görenleri avuçlarını patlatırcasına alkışlayan insanların siyasi iktidar tayin ettikleri bir ülkede böyle haberler mi olur?” mu diyorsunuz? Olmaz elbet!  Ben de “Olur!” demiyorum zaten.

 

Baştan beri anlattıklarım, ancak rüyalarda görülebilecek şeyler. Gerçek ise kendi oylarımızla kendi kuyularımızı kazmamızdan ibaret.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir