SAĞDICIMIN GÖZÜNDE BAHAR

Mayıs ayının son günlerinden biri.  Vakit akşam üzeri. Hava açık.  Usul usul batı ufkuna yaklaşan güneşin parlak ışıkları, önümüzdeki tarlaların göz kamaştırıcı yeşil tonlarını cömertçe aydınlatıyor. Yol boylarında, tarlalarda yer yer boy veren kırmızı gelincik  çiçekleri görmezden gelinemeyecek kadar göz alıcı. Yol boyunca uzayıp giden tarla kenarlarında  kümeler halinde çiçeğe durmuş yaban gülleri,  sarı çiçekli hardallar, hafif, mahcup kokularıyla  adeta selamlıyorlar gelip geçenleri. Gönen ovası boyunca Tütüncü’ye doğru uzanan yolda, arabamız yolun, yolculuğun tadını doyasıya çıkarma isteğiyle çok yavaş ilerliyor.  Yolun doğu ucunda yükselen ormanlık tepelerin yamaçlarına yaslanmış köylerin kırmızı kiremitlerle örtülü minicik evleri, ağaç kümeleri arasında boy vermiş gelinciklere benziyor. Tepelerin üstündeki beyaz bulut kümeleri  manzarayı tamamlıyor. Görüntüden öyle etkileniyorum ki duygularımı yol arkadaşımla paylaşmaktan alamıyorum kendimi:

 

“Ne kadar şanslıyız.” diyorum, “Yurdumuzun gerçekten cennet bölgelerinden birinde, barış, huzur ve can güvenliği içinde yaşıyoruz. Baharın en güzel zamanını böyle bir ortamda yaşamak gerçekten büyük şans. Şu tarlaların yeşilliğine, şu çiçeklere, ormana, bulutlara, göğün maviliğine, renk cümbüşüne… bak. Baş döndürücü bir güzellikler denizindeyiz  sanki!” Ve bunları söylerken, önümüzde cömertçe uzanan bahar denizini birlikte algılıyor olmaktan duyduğu hazza tanık olmak için, dönüp yüzüne bakıyorum ki o da ne? Sağdıcımın yüzü adeta işkence görmüş gibi fena  halde asık. Ne çevrenin güzelliğinin farkında, ne söylediklerimi işitmiş. Kim bilir hangi alemde kanat çırpıyor.  “Ne oluyor, Sağdıcım, ne benim sesimi duyuyorsun, ne de içinde yüzdüğümüz bahar cennetinin farkındasın. Ne iştir ?”

 

Sağdıcım şaşkın şaşkın bakıyor yüzüme, sonra avuçlarını yüzüne götürüp gözlerini uzun uzun ovuşturuyor.. Bitmemiş bir uykudan zorla uyanıyor sanki. Sonra biraz mahcup, “Kusura bakma, sen bir şeyler söyledin ama benim aklım başka yerlerdeydi, sana kulak veremedim. Ne söyledindi acaba ?” diyor.

 

“Doğa’nın, baharın güzelliğinden, böyle bir yerde yaşamakla ne kadar şanslı olduğumuzdan  söz ettim sadece.” diyorum. Yüzüme acı acı bakıyor, sonra elini birkaç kez sallayıp: “ Senin anlattığın karnı tok, sırtı pek adamın baharı be sağdıcım, bizim gibilerin baharı görecek hali mi var? Vaktiyle sigortalı çalışmayı düşünmedik, şimdi sosyal güvencemiz yok! Karı hasta, metelik yok, Üstelik oğullarım da, kızlarım da sigortasız çalışmak zorunda. Sigorta istedikleri anda patron kapıyı gösteriveriyor. Oğlum evlenmek istiyor. Elde avuçta bir şey yok. İçim kap kara, Sen tutmuş bahardan söz ediyorsun. Benim içimi karartan sis perdesi öyle kalın, öyle karanlık ki gözüm ne börtü böceği görüyor, ne ormanı, bulutları… Benim baharım ancak sosyal güvenlikle gelebilir. İşim varsa, sigortam varsa, çocuklarım sigortalı, tam ücretli iş bulabilirlerse farkına varırım baharın. Yoksa…” Ve elini umutsuzca sallıyor…

 

Biraz  sonra arabamız Kavakoba yokuşunu tırmanıyor, Çobanhamidiye yoluna koyulup yolun iki yanında sıralanan dünya güzeli meşe, gürgen, kayın ağaçlarının gölgesinde süzülerek güzelim Kocapınar”a  yaklaşıyoruz usul usul. Sağdıcımın çevredeki bahar güzelliğini algılamasına engel olan sıkıntılar benim içimi de karartıyor.  Sağdıcım sıkıntılar içinde bunalmışken baharın güzelliğine kapılmış olmaktan dolayı derin bir mahcubiyet sarıyor yüreğimi…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir