BİZİ BİR BENZETİRLER Kİ…

Küçük çocukları bilirsiniz, masal dinlemeye,  aynı masalı tekrar tekrar dinlemeye  bayılırlar. Ancak masal hep aynı sözcüklerle, hep aynı olay akışı içinde anlatılmalıdır. Eğer masalı tekrar anlatırken bazı sözcükleri ya da olayları  ve olayların akışını değiştirirseniz karşı koyar, değişikliği düzeltmenizi isterler. Çünkü ilk anlatımla zihinlerine çizdiğiniz tablo sonrakiyle çakışmaz; karışıklığa, düzensizliğe yol açar. Bu da onları rahatsız eder. Rahatsızlık ise kimsenin hoşuna gitmez. Bu nedenle ezberlerini korumak isterler.

 

Biz, gençler, yetişkinler, orta yaşlılar, ileri yaşlılar, kocaman çocuklar yani …  küçüklerden  farklı mıyız ki bu konuda? Ezberimizin bozulmasına katlanabiliyor muyuz? Pek azımız belki… Ancak pek çoğumuz ezberimizi bozanlara karşı tepki  gösteririz. Hem öyle küçük çocukların tepkisi gibi masum, sevimli tepkiler değil; aksine incitici, kırıcı, hatta saldırgan tepkiler: sövüp saymalı, ağır hakaretli, hatta tabancalı, bıçaklı tepkiler… En büyük takım bizim takımımız; en doğru bilgi bizim bilgimiz; en iyi parti bizim partimiz; En iyi katil bile bizim katilimiz ve daha ne en’ler, ne  en’ler… Bizim en’lerimize laf söyleyenin alnını karışlarız alimallah !

 

Konu ne olursa olsun, herkesin bizim gibi düşünmesini, bizim gibi inanmasını, bizim gibi bilmesini, bizim gibi davranmasını… isteriz. Evet efendim, herkes duygusunu, düşüncesini, bilgisini, hatta kılığını, zevklerini falan değiştirip bize benzesin! Biz bilgimizin ve her şeyimizin  doğruluğundan öylesine eminiz ki… Ne yani, kendimizden  kuşku mu duyalım şimdi? Biz boşuna mı biz (!) olmuşuz yani!

 

Okumadan alim, gezmeden seyyah, çalışmadan zengin olmuş böyyüklerimizin, kerametleri kendilerinden menkul efendi hazretlerimizin  bize ezberlettikleri şeyler yalan yanlış şeyler mi?  Düzmece mi? Hadi  canım siz de! Vaz geçin bu akıldan! Aklınızı başınıza toplayın ve hemen bize benzeyin! Yoksa biz sizi benzetiriz! Hem öyle bir benzetiriz ki artık hiçbir estetik cerrah bile sizi bir daha kendinize benzetemez…

 

İyi, hoş da, doğada tıpkılık diye bir durum yok. Hiçbir çam ağacı başka bir çam ağacının, bir koyun başka bir koyunun, hiçbir insan başka bir insanın tıpkısı değil. Çocuklar anne ve babalarının tıpkısı olmadıkları gibi kardeşler bile, hatta tek yumurta ikizi kardeşler bile birbirinin tıpkısı değil. Hal böyle iken dünyanın çeşitli yerlerinde doğup büyümüş, farklı eğitim ortamlarında, farklı arkadaş grupları içinde, farklı inanç sistemleri, farklı sağlık, beslenme, barınma, korunma… ortamlarında yetişmiş insanlar nasıl olur da duygu, düşünce, inanç, bilgi, beceri, davranış, beğeni benzerliği, tıpkılığı içinde olabilirler? Uzay – zamanda her noktanın koordinatları başka noktalardan farklı olduğuna göre tıpkılık  mümkün  mü?

 

Bana öyle geliyor ki, bizim nasıl kendimiz gibi olmak hakkımız varsa, başkalarının da kendileri gibi olmak hakları vardır. Ancak birbirimizin farklı olma haklarına saygılı davranırsak,  farklılıklara karşı hoşgörülü olursak barış ve huzur içinde yaşayabiliriz. Başkalarına karşı farklılıklarından dolayı olumsuz duygu ve davranışlar sergilemek yerine

onları anlamaya, dinlemeye, kendimizi de onlara sükunetle anlatmaya çalışırsak gerginlikleri en aza indirebilir, belki dostluklar bile kurabiliriz. Bu yol bize zor gelir de onları kendimize zorla, zorbalıkla benzetmeye kalkışırsak onların bizi benzetmelerine, hem de fena halde benzetmelerine katlanmak zorunda da kalabiliriz. En iyisi kendimiz gibi olma hakkımızı  görgü, bilgi, beceri ve yeteneklerimizi sürekli geliştirerek korumak ve başkalarının da kendileri gibi olma ve kendilerini geliştirme haklarına saygı göstermek. Yanılmıyorsam buna hoşgörü diyorlar. Hoşgörü de bir insanlık borcudur ve uygarlığın geliştirilip korumasında hoşgörünün de bilim ve teknoloji kadar büyük payı vardır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Test