EŞREF-İ MAHLUKAT DEĞİL MİYİZ?

Biz mi? Elbet biz! Şerefliyiz! Hem de nasıl! Hatta çok şerefliyiz, hatta eşref-i mahlukatız. Yani ki varlıkların en şereflisiyiz! Aşağısı da kurtarmaz. Yoksa  kurtarır mı? Kurtarmaz, kurtarmaz… Eşref-i mahlukatız, ötesi yok! Neden mi?

 

Şundan:

 

Her şeyin en iyisini biz biliriz. Biz hiç yanılmayız. Biz doktor değiliz ama doktordan daha bilgiliyiz tıp alanında. Hukuk eğitimi almadıksa da hakimden, savcıdan, avukattan daha çok anlarız hukuktan. Bilimle hiç işimiz olmaz ama her konuda bin bir bilgini çıkarırız cebimizden.  Biz hep haklıyız, her zaman, her yerde, her durumda haklıyız. Eşimize, çocuklarımıza, çevremizdeki insanlara karşı saygısızca, sevgisizce davranmak, onları aşağılamak, sövüp saymak, hadlerini bilmeyip bizim gibi düşünmediklerini söylediklerinde ya da yaptıklarında onları tekmeyle tokatla terbiyeye davet etmek bizim doğal hakkımız, hatta görevimiz! Severiz de, söveriz de, döveriz de. Bu yaptıklarımızdan dolayı Öyle birtakım insanlar gibi özür falan dilemeyiz kimseden. özür dilemek yakışmaz bize, karizmamızı çizer, değil mi ama!  Kendilerine haksızlık, saygısızlık, hatta zulüm ettiğimizi düşünüyorlarsa  düşünsünler varsınlar. Ne olmuş yani? Onlar ki bizim küçüklerimiz, işçilerimiz, emir kullarımız ve sairemiz. Üstlerinde hiç mi hakkımız, yetkimiz yok? Bakın siz hele şunlara…

 

Yıllarca işyerimizde çalıştırıp ekmek verdiğimiz nankörler, işten çıkardığımızda tutup bizden kıdem tazminatı, kullandırmadığımız yıllık  izin ücreti, bayram ve hafta sonu fazla çalışma ücreti gibi, ihbar tazminatı gibi adlar altında haraç istemezler mi? Saygısızların dilleri de pabuç gibi. Neymiş efendim? Yasal haklarıymış. Gel de çıldırma, ana avrat sövme bakalım. Üstelik sigortasız çalıştırmışız diye şikayetçi olmazlar mı bir de?

 

Neymiş efendim, neymiş efendim? Köylünün bir yıl boyunca çalışıp ürettiği buğdayı, çeltiği…, bin bir zahmetle yetiştirdiği hayvanları,  ürettiği sütü hiç peşin para veya senet vermeden  ölü fiyatına satın alıyor, ama parasını elimizden geldiğince geciktirerek ödüyor ya da hiç ödemiyormuşuz. İcra takiplerinden kurtulmak için de mal varlığımızı gizlice yakınlarımızın üstüne geçiriyormuşuz. İyiliğimiz gözünüze, dizinize dursun! Biz sizin ürününüzü, hayvanlarınızı satın almasak elinizde kalıp çürümeyecek mi? Telef olmayacak mı?  Biz sizi sigortasız da olsa, sekiz saat yerine  on, on iki saat da olsa çalıştırmasak açlıktan ölüp gitmeyecek misiniz? Kıymetimizi bilin, kıymetimizi…

 

Neymiş efendim, biz iş yerlerinde  yaptığımız denetimlerde  denetimin yapılacağını önceden gizlice bildiriyor, böylece denetimler sırasında  hijyen, iş güvenliği ve sosyal güvenlik  yasalarının harfiyen uygulandığını  tutanağa geçiriyormuşuz; böylece iş yerlerinde sigortasız işçi çalıştırılmasına, iş yeri mutfaklarında farelerin cirit atmasına, sağlık ve iş güvenliği, sosyal güvenlik kurallarının çiğnenmesine, vergi kaçırılmasına… göz yumuyor, hatta düpedüz hizmet ediyormuşuz! Öyle mi?  Allah haddinizi bildirsin, ne diyelim!

 

Biz, muteber medya mensupları, patronlarımızın ve onların efendilerinin suçlarını, ayıplarını örtmek, masum faaliyetler olarak göstermek için sütunlarımızda, ekranlarımızda yalanlar döktürüyormuşuz, rakiplerimize,  kurbanlarımıza kan kusturuyormuşuz. Bundan dolayı utanmalıymışız! Niye utanalım ki?  Biz işimizi yapıyoruz. Sizin beğenmediğiniz, yalan dolan saydığınız işleri yapalım diye efendilerimiz bize çuvallar dolusu para ödüyorlar. Birilerine iftira atıyorsak, çamur atıyorsak milleti yanıltıyorsak kendimiz için mi yapıyoruz bu işleri? İsterseniz sizin için de yaparız: Parasıyla değil mi?

 

Biz muteber hayır sever takımı, dünyanın dört yanındaki yoksul dindaşlarımıza yardım amaçlı dernekler, vakıflar, şirketler kurup  dünyanın parasını topluyor, bu fedakarane hizmetimize karşılık toplanan paranın büyükçe bir kısmını, bazen de tamamını kendimize yardım amacıyla kullanıyoruz diye eleştiriliyoruz.  Oysa biz topladığımız yardım paralarının bir kısmını davul zurna eşliğinde ve görüntülerini özel televizyonumuzda yayınlatarak fakir fukaraya dağıtmadık mı?

 

Ne olmuş Mercümek  Efendi  Hazretleri  savaş mağduru kardeşlerimiz için toplanan yardım paralarını cebellezi ettiyse? O da neticeten din kardeşimiz değil mi? Ne olmuş üç yüz bin gurbetçi kardeşimizin tüm paraları helal şirketlere ortak edilme vaadiyle ellerinden alınıp güya batırıldıysa? Bu paraları toplayıp afiyetle batıranlar da neticeten din kardeşlerimiz değil mi?

 

Yukarıda saydığımız işler, bizim kahramanca, fedakarca, vatanseverce yaptığımız işlerin binde biri bile değil. Daha ne sır odalarımız, ne nur çeşmelerimiz, ne arsa ofislerimiz, bizden rıza bekleyen ne  sürülerimiz var… Bu varlığımızdan dolayıdır ki kıskanılıyoruz! Varlığımız çekilmiyor. Onlara göre biz kötüleriz, ahlaksızlarız, madrabazlarız, şerefsizleriz…

 

Ne o, yoksa siz de mi onlar gibi düşünüyorsunuz? Yukarıda sözünü  ettiğimiz marifetlerimiz bizim şerefimize halel getirmez. Asla!.. Bizim şerefimiz, haysiyetimiz öyle ufak tefek lekelerle kirlenmez!

 

Hey, siz! Niye öyle bıyık altından gülüp duruyorsunuz?  Yoksa onlara mı inanıyorsunuz. Yoksa biz şerefini parayla takas edenlerden miyiz? Yoksa biz eşref-i mahlukattan değil miyiz?…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Test