KAR TANELERİ SAVRULURKEN…

Kar yağışı pek çok insan için zevkle, sevinçle seyredilen bir doğa olayıdır. Ocağınız tütüyorsa, sobanız gürül gürül yanıyorsa,  eviniz sıcacıksa, karnınız tok, sırtınız da pekse, üstelik sağlık sorununuz da yoksa, kar yağışını seyretmenin keyfine doyum olmaz.  Pencerenizin önünden ayrılmak istemezsiniz. Derken içinizdeki o büyümek bilmeyen çocuk sizi elinizden tuttuğu gibi sokağa, savrulan kar tanelerinin arasına sürükler. Artık yedi yaşında ya da yetmiş yaşında olmanız bir anlam taşımaz olur. Gönlünüz savrulan beyaz kuş tüylerine benzeyen kar taneleri arasına karışıp gider. Siz orada bedeninizin hemen algılamaya başladığı ısırgan soğukla baş başa kalırsınız. Yiğitliğinize toz kondurmamak için bir  süre anlamazdan gelirsiniz durumu ama sonra üşümekte olduğunuzu kabullenmek zorunda kalırsınız. Önce yakanızı sıkıca kapatır, sonra ellerinizi ceplerinize sokarsınız. Biraz daha üşüyünce istemeye istemeye  sıcak odanıza dönersiniz. Pencerenin önündeki yeriniz sizi bekliyor.  Demini almış sıcak çayınız da. Eh, mutfaktan  sıcacık, mis gibi yemek kokuları da geliyor işte, daha ne olsun? Gel keyfim, gel! Oh ne güzel!

 

Oh ne güzel, de, herkes için mi? Herkes için değil elbet:  Otogarların soğuk bekleme  salonlarına, apartman girişlerine, ambalaj kutularından yapmaya çalıştıkları kuytulara sığınmak  zorunda kalan dışlanmış zavallılara,  zorla dilendirilirken donmamak için duvar diplerine büzülüp kalan minicik çocuklara sorarsanız  kar yağışı pek de sevindirici bir durum değil.

 

Dondurucu soğuk kış gecelerini, kış gündüzlerini düzmece çadırlarda geçirmek zorunda kalan felaketzedeler için de hiç sevimli değil kar yağışı.

 

Dağ başlarında, kar altında nöbet tutan, her an donarak ya da vurularak , parçalanarak ölebileceği kaygısını yüreğinin derinliklerinde taşıyan gençlerimiz için de, onların anaları, babaları, sevenleri için de  sevinilecek bir yan yok kar yağışında.  Nasıl ki Aralık 1914’te aç bi ilaç, postalsız,  çarıklı ya da yalın ayak,  çoğu çıplak denilecek kadar perişan kıyafetli doksan bin Mehmetçiğin  donarak ölecekleri tüm komutanlarınca bilindiği halde, göz göre göre Allahuekber  dağlarına  sürülmelerinde bir güzellik bulmadığı gibi…

 

 Kar yağışından, kar tanelerinin gökten yere süzülerek inmesinden ya da çılgınca esen rüzgara kapılıp savrulmasını seyretmekten zevk almanın, sevinç duymanın utanılacak bir yanı yok elbet. Elbet seyredip zevk alacağız gece lapa lapa yağan, üstümüze beyaz kuş tüyleri gibi dökülen kar tanelerini, sokak lambalarının altında durarak.  O anda yaşadığımız güzellikten mest olacağız. Ama bu zevk, bu soğuk kış günlerinde o düzmece çadırlarda donma tehlikesiyle her an karşı karşıya olan felaketzederin, kar altında nöbet tutan çocuklarımızın, dışlandıkları için bekleme salonlarında, duvar diplerinde,  apartman kuytularında, karton ambalaj kutularında barınmak zorunda kalan, çöplüklerden beslenmeye çalışan insanlarımızın varlığını da, onlara karşı sorumluluğumuzun bulunduğunu da unutmayacağız. 

 

Ve bir şey daha: Saltanat tutkunlarına ve onların emperyalist ortaklarına karşı durdukları için zulümhanelere doldurulanları ve onların zulümhane önlerinde kurdukları çadırlarda azimle nöbet tutan yakınlarını da unutmayacağız. Ve bu manzaranın sürüp gitmesine pis parmaklarıyla destek verenleri de. Ve Kocapınar İlköğretim Okulundaki görevine yetişmeye çalışırken yoğun tipide donarak yaşamını yitiren Şener UĞUR öğretmenimizi de…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Test