RABUTAÇ’IN ÖLÜMÜ

Rabutaç,  beş – altı yaş  anılarımda yaşayan en etkili kahraman. Ufak tefek, seyrek beyaz sakallı, buruşuk yüzlü, kamburca, gülümsemeyi kim bilir ne zaman, neden unutmuş, kimsesiz bir ihtiyardı. Muhtemelen Kocapınar’ın en yaşlı insanıydı. Kimsesi yoktu. Köyün üst başında tek odalı bir kulübe yıkıntısında yaşıyordu.

 

Rabutaç onun lakabıydı ve çalışkan işçi demekti Pomakça’da . Asıl adı neydi? Bunu hiçbir zaman öğrenemedim. Bir bilene de rastlamadım.

 

Yaz günlerinde, akşam üstleri mahallenin tüm küçük çocukları, tarladan dönecek aile büyüklerimizi karşılamak için köyün çıkışındaki Koca taş’ın, Tumba dediğimiz yüksekçe bir taşlı tepeciğin üstünde toplanırdık. Gözümüz Kedik tepesinin ardından çıkıp gelen yorgun insanlar arasından annemizi, babamızı, büyüklerimizi seçmeye çalışırdı. Kalabalık, Kedik tepesinden Köy deresine inen yolda yürürken genç kızlar yüksek sesle türküler söylemeye koyulur, Çekirge tepelerinin yamaçlarında koyun sürülerini gütmekte olan yavuklularına seslerini, hasretlerini duyurmaya çalışırlardı. Çobanlar, bellerinden, torbalarından  çıkardıkları eski toplu tabancalarını ateşleyerek yavuklularının sesini duymaktan ne kadar mutlu olduklarını gösterirlerdi. Derken tarlalardan dönmekte olan yorgun kalabalık bulunduğumuz yere yaklaşır, çocuklar analarına, babalarına doğru sevinç çığlıkları atarak koşarlardı. Ortalığı gözle görülür bir neşe kaplardı. Bütün gözler sevinçle parlar, bütün yüzler mutlulukla aydınlanırdı.  

 

Böylesi akşamların birinde bizimkilerin tarla dönüşü hayli geciktiğinden ben Tumba’da yalnız kalmıştım.  Güneş tepelerin  arkasına çekilmiş, ortalık usul usul kararmaya başlamıştı. Gözümü kırpmadan yolu gözlüyor, bizimkilerin çıkıp gelmesini bekliyordum. Çok geçmeden tepenin başında tuhaf bir karaltı belirdi. Üstü kalın, altı ince bir   T  harfine benzeyen karaltı  iki yana sallana sallana yaklaştıkça büyüyordu. Sonunda iyice yaklaştı, yol kenarındaki yüksekçe bir taşın önünde durdu, arkasını taşa yaklaştırıp geriye yaslandı ve  T ‘nin üstündeki  kocaman karaçalı demetini arkadaki taşın üstüne bıraktı. Derin bir oh çekerek ağır ağır doğruldu.  Yükün ikiye katladığı belini doğrultup dikelince tanıdım: Rabutaç idi.  Onu karşılamak için yolda bekleyen, gelişini sevinç çığlıklarıyla karşılayan hiç kimse yoktu. Yalnızlığın, kimsesizliğin ne demek olduğunu  galiba ilk kez o anda algıladım.

 

Rabutaç, hemen her gün öğle saatlerinde evimizin yanından sırtındaki karaçalı yükünü inleye inleye taşıyarak geçip giderdi.  Onu böyle ağır bir yükle evimizin yanından  geçip giderken gördüğümde hep aynı soru takılırdı aklıma: Bu ihtiyar bu kadar karaçalıyı ne yapıyordu acaba?

 

Sorumun yanıtını nihayet alabileceğimi  düşünerek cesaretle sordum: “Rabutaç Dede, sen her gün çalı taşıyorsun; ne yapıyorsun bu kadar çalıyı? Sizin çit çok mu büyük?” 

 

Alaca karanlıkta yüzünü tam seçemiyordum. Mutsuzluk çınlayın bir edayla ve çok yorgun bir sesle “Yok be kuzum, ben bu çalıları kumşulara satıp ekmek parası kazanırım. Benim geçimim de bundandır.”  dedi.

 

Ekmek parasını kazanmanın, geçimin ne demek olduğunu  bilecek yaşta değildim henüz ama söylediklerinin derin bir hoşnutsuzluk ve yakınma anlamına geldiğini sezdim. Ben, parmak kadar çocuk, bu acılı ifadeye nasıl bir teselli beyanında bulunabilirdim ki?  Ne diyeceğimi şaşırmışken bizimkilerin yaklaştığını gördüm ve sevinçle, hızla onlara doğru koştum. Rabutaç, alaca karanlıkta karaçalı yığınıyla baş başa bırakmıştım.

 

O geceki aile sohbetinde  birkaç cümleyle O’ndan da söz edildi. Özetle, köyün belki de  en yaşlı, en çalışkan adamı olduğu,  çalışkanlığı ve dürüstlüğü nedeniyle kendisine Rabutaç lakabı takıldığı, hiç kimseye el açmayan, onurlu bir insan olduğu,  bu nedenle karaçalı satamadığı zamanlar aç bile kaldığı söylendi.  O yaşlarda bütün bunların ne demek olduğunu tam olarak anlayamazdım  elbet; çünkü asalak, dolandırıcı, sömürgen ve benzeri olumsuz  tipleri henüz tanımamıştım.

 

Birkaç gün sonra bir sabah, Rabutaç’ın samanlığımızın arkasında, duvarın dibinde bir gübre yığını üstünde yatmakta olduğunu gördüm. Yanına yaklaşıp konuşmak  istedimse de sesimi duyuramadım. Eve gidip durumu nineme anlattım ve adamın  aç olabileceğini  söyledim. Ninem büyük  bir tas yoğurdun içine bir miktar ekmek doğrayıp götürmem için  elime tutuşturdu. Elimde yoğurt tası, Rabutaç’ın yanına döndüm. Birçok kez seslendimse de o, sesini çıkarmadı. O sırada yanımızdan geçmekte olan bir adam yaklaşıp Rabutaç’a dikkatle baktı ve “Bu adam ülmüş be kuzum, ben gidip ocaya aber vereyim bari.” dedi, yürüyüp gitti. Ben orada elimde yoğurt tasıyla kalakaldım.  Biraz sonra bir yerlerden köyün safı Alikonta çıkıp geldi, gülerek tası elimden aldı. “Kime niyet, kime kısmet,  Rabutaç  üldüüne güre yourdu ben yeyim bari.”  dedi, duvarın dibine çömeldi.

 

Zamanla gördüm ki toplumumuzda birçok Rabutaç ve Alikonta var.  Kimse ilgilenmiyor onlarla. Bedensel ve ruhsal açlıkları kimsenin umurunda değil.  “ O kadar da değil, işte ramazanda iftar çadırları kuruyoruz ya!” diyebilirsiniz elbet. Hatta  “Bu akşamki iftarı eşraftan filanca bey veriyor ifadeli arsız reklam afişleri de asıyoruz. Yetmez mi ?”  de diyebilirsiniz!  Bir de onlara sorun  isterseniz. Yeter mi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Test