“YA BENİMSİN YA KARA TOPRAĞIN”

Gözü dönmüş delikanlı, sevdiğini sandığı genç kızın evinin karşısındaki binanın duvarına “Ya benimsin, ya kara toprağın!” diye yazıyor kocaman harflerle. Yüreğindeki, beynindeki bataklığı aşk sanıyor besbelli. Böylece niyetini, kişiliğini açıkça sergiliyor cümle aleme!  Belli ki beynindeki, yüreğindeki cehennemi aşk sanıyor! 

 

Beynindeki, yüreğindeki cehennem mi delikanlının? Başka ne olabilir ki? Sevgi denilen, aşk denilen duygu,  sevilenin iyiliğini, mutluluğunu, özgürlüğünü, huzurunu, güvenliğini, sağlığını dilemeyi gerektirmez mi? Sevdiğiniz insan sizinle birlikte olmak, hayatını sizinkiyle birleştirmek istemiyorsa, başka biriyle mutlu olacağına inanıyorsa onun bu seçimine saygı duymak, onu mutluluğa götüreceğine inandığı yoldan çevirmeye kalkışmak, üstelik bunu ölüm tehdidiyle yapmaya yeltenmek gerçek bir sevginin ürünü olabilir mi?  Bir kadını ille de kendisiyle yaşamaya mecbur etmek, mahkum etmek insana, insanlığa yakışır mı? Sağlıklı bir insanın sevdiğine kıyması olacak iş mi? Değil elbet. Ne var ki toplumumuzda çok rastlanan bir durum bu: Gün geçmiyor ki medyada “Arkadaşlık teklifini reddeden kızı bıçaklayarak öldürdü.”, “Kendisinden boşanmak isteyen eşini sokak ortasında kurşunladı.”, “Namusunu temizlemek için karısını hastanede öldürdü.” türünden haberler yer almasın.  Erkekliğin bu yolla ispatlanmaya kalkışılmasında dünyada ilk sırayı alıyorsak şaşılmaz doğrusu.

 

Bu tür cinayetlerin failleri, genellikle yaptıklarıyla övünür, kendilerini daha bir erkekleşmiş hissederler. Çevrelerinden takdir beklerler. İşin kötüsü, dost ve akraba çevrelerinde, cezaevi koğuşlarında takdirle karşılandıkları,  adeta kahraman sayıldıkları da olur çoğu kez…

 

Reddedildikleri için  çılgına dönen, şiddete başvurarak, kaçırarak, tecavüz ederek istediklerini elde etmeye kalkışan, hatta tabancaya, bıçağa sarılarak can almaktan çekinmeyen katilleri yakından incelediğimizde çoğu kez reddedilmekten kuşkuya düştükleri erkekliklerini kanıtlamaya çalıştıklarını ya da yine bu eksiklik duygusundan kaynaklanan ruhsal çıkmazlarının sonucu olarak cinayete soyunduklarını görürüz.  Kimi erkekleri bu batağa sürükleyen nedenler arasında kuşku yok ki eğitim de çok önemli bir etkendir. Yazık ki toplumu şekillendiren örgün, yaygın ve dinsel eğitim kurumlarında, er eğitim merkezlerinde insanlar  arası eşitlik, kadın – erkek eşitliği, insan haklarına saygı gibi konular yeterince ele alınmamaktadır.  Böylece sokak kültürünce şekillendirilmeye çok açık kalan kimi erkeklerin kadınlarca bir şekilde reddedildikleri anda silaha sarılmalarını sağlayan ortam yaratılmış olmaktadır.  Bu olumsuzlukta başta devlet, örgün, yaygın ve askeri eğitim kurumları, en büyüğünden en küçüğüne kadar medya, sivil toplum örgütleri ve tek tek her birimiz olmak üzere, her kurumun, her kuruluşun, her kişinin ağır payı ve sorumluluğu vardır. Eğitim konusunda yapılması gereken, erkeklerimizi kendilerini kadının sahibi ve efendisi görmekten, kadını sadece cinsel tatmin aracı olarak kullanılmak için var olmuş olarak algılamak zavallılığından kurtaracak bir bilgi, ahlak ve kültür eğitimini el ve güç birliğiyle gerçekleştirmektir. Sağlık alanında ise, insanlarımızın ruh sağlıklarının incelenmesi ve bu hastalıklardan korunmaları için gerekli önlemlerin alınması  herkesin sorumluluk yüklenmesi gereken bir zorunluluktur.

 

Unutmayalım ki yurdumuzda her gün birkaç kadın, kendilerini sahipleri ya da namus bekçileri sanan  erkekler tarafından katlediliyor ve  bu insanların kanı, katliama seyirci kalan herkesin, her kurumun, her politikacının üstüne bulaşıyor. Unutmayalım ki bu cinayetler sürüp gittikçe  bu cinayetlere seyirci kalan sözde büyüklere tuttuğumuz alkışlar  onları da kendimizi de aşağılamaktan başka sonuç vermiyor…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Test