YENİDEN ÖĞRETMEN OLSAYDIM…

Yeniden öğretmen olmak ister miydim? Evet, hem de nasıl isterdim!

 

“Öğretmenlik yaptığın yıllar boyunca geçim sıkıntısı içinde boğuldun. Taşra politikacılarının hışmına uğradın. Çektiklerin yetmedi mi? Deli misin, ne?” diyeceksiniz.

 

Haklısınız. Ama bütün çektiklerime rağmen ben yine de öğretmen olmak isterdim! Neden mi? Anlatayım:

 

Öğretmen olduğumda öğretmen olduğumu biliyordum da öğretmenliğin gerçekten ne olduğunu bilmiyordum. Kara tahtanın önünde karşılarında dikildiğim öğrencilerin öğrenci olduğunu biliyordum ama öğrencinin ne olduğunu bilmiyordum.  Bilmem gerekenler bütün arkadaşlarımla birlikte bana da söylenmişti mutlaka, fakat her nasılsa hiç biri kalmamıştı aklımda.

 

 Öğretmenliğin, kendisine teslim edilen çocukların kişiliğini ve geleceğini şekillendirme sanatı olduğunu bilmiyordum. Onların, kitaplarda yer alan bilgileri beyinlerine kaydetmeleri gereken birer bilgi kayıt cihazı olduklarını sanıyordum. Ben o bilgileri sözle anlatacağım, onlar da defterlerine ve beyinlerine kaydedecekler, olup bitecek sanıyordum… Fakat, olmuyordu işte! Anlattıklarım bir türlü beyin kayıtlarına girmiyordu çocukların. Çoğu kez beni dinlemiyorlardı bile… Ve olan oluyordu: Gelsin azarlama, kınama, hatta tokatlama. Şimdi sonsuz bir utançla anımsadığım bu çözüm olmayan çözümler, gerçekte mesleki yetersizliğimin, aczimin çocuklara çıkarılan faturasından başka bir şey değildi… 

 

Zamanla bir şeyi fark ettim: Çocuklar belki ses kayıt cihazına benzetilebilirlerdi, ama ses kayıt cihazlarının kayıt yapabilmeleri için önce bir düğmeye basılıp çalıştırılmaları gerekmez miydi? Çocukların da  beyinlerini kayda hazırlayacak bir mekanizması, bir anahtarı olmalıydı.  Neydi bu anahtar? “Arayan bulur”, derler. Ben de aradım ve buldum sonunda: Öğrenci gönüllerinin, beyinlerinin anahtarı, gerçek  SEVGİ’ydi.

 

Sevgi, yalnızca öğrenciyi öğrenmeye açan anahtar değil, aslında. Dünyanın her yerinde ve her zaman bütün kapıları açan sihirli bir anahtardır sevgi. Sevgiyi kullanarak bitkileri de, hayvanları da, insanları da kazanabilirsiniz.  Hatta düşmanlarınızı da… Hele öğrenciler, sevgi denilen anahtara en kolay, en çabuk karşılık veren varlıklardır. Yeter ki sevgi anahtarınız sahte olmasın. Çünkü sahtesi hiç işe yaramaz sevginin, hatta açmak istediğiniz kapının yüzünüze ebediyen kapanmasına bile yol açabilir.

 

Gerçek sevgi kendini hemen belli eder: Ses tonunuz, içtenliğiniz, abartısızlığınız, yapmacıksızlığınız , dostça yaklaşımınız çocuğun öğrenmeye açılmasını hemen sağlar. Yüzünü aydınlatır. Öğretmenim beni seviyor. Bana yararlı olmaya çalışıyor. Onun verdiklerini almalıyım, öğrenmeliyim, öğretmenim beni küçük düşürmez, azarlamaz, aşağılamaz, o güvenilir bir insandır…” diye düşünür. O, artık öğrenmeye hazırdır! Gerisi size kalmıştır !

 

E, peki, öğrenciler öğrenmeye hazır. Güzel! İş eğitmeye, öğretmeye kaldı. Neyi, nasıl, neden öğretecektim? Müfredat programı bu soruları yanıtlıyordu bir ölçüde, fakat program ortalama düzeyde bir zeka ve yeteneği esas almıştı. Öğrencilerimizin ise her biri ayrı bir bireydi ve başkalarından az ya da çok ayrılıyordu. Bu nedenle her birini ayrı ayrı, tüm özellikleriyle tanımam gerekliydi. Zamanla bunu da öğrendim, ancak kolay olmadı. Derken, yıllar içinde bir şeyi fark ettim: Biz, öğrencilerimizi geleceğe hazırlarken toplumun amirlerinin çizdiği modellere uygun öğrenci yetiştirmeye çalışıyorduk. Onların gelecekte ne olmaları gerektiğine amirler karar veriyordu. Çocuklarımıza ne olmak istediklerini soran yoktu. Elbet çok yanlış bir tutumdu bu. Öğrencilerimizin çoğunu hiç ilgi duymadığı şekillere sokmaya çalışıyorduk kahredici zorlamalarla ve sonunda söz gelimi bir heykel yerine bir moloz yığını çıkıyordu ortaya. Bunu öğrendiğimde artık emekliliğin eşiğine gelmiştim.

 

Sonra… Sonra öğretmenliğin öğrenciyi birtakım yararsız, gereksiz bilgilerle tıka basa doldurmak, onu bir papağana, bir alkış makinesine, inançlarını sorgulamayan bir mümine, aptal bir mutiye, sofrasını başkalarının sırtında kuran bir keneye dönüştürmek olmadığını… aksine  kendisine gerekli ve yararlı bilgileri nerede ve nasıl bulabileceğini bilen ve bilgiyi arayıp bulan, yalnızca, adili, iyiyi, güzeli, doğruyu ve dürüstü alkışlayan,  aklını, vicdanını başkalarının güdümüne bırakmayan, akıl erdiremediği şeyi kabul  etmeyen, kendisini aptal yerine koyanlara itaat etmeyen, ekmek kavgasında kendi ayakları üstünde duran ve mümkünse acizlere de yardımcı olan, sömürmeyi de sömürülmeyi de şiddetle reddeden, uşaklığı, yağdanlığı, yalakalığı şiddetle reddeden onurlu bir insan olarak yetiştirmek olduğunu öğrendim. ..

 

Ve işte bütün bunları öğrenip sonsuz bir zevkle uygulamaya koyulduğum günlerde  yolun sonuna geldiğimi fark ettim. Emekliliğim gelip çatmıştı…

 

Oysa öğrencilerime  en çok yararlı olabileceğim bilgi ve beceri birikimine ancak ulaşmıştım. Öğretmenliğin tam da tadına varmışken, öğrencilerime tam da en yüksek düzeyde yararlı olabilecekken emekli oldum…

 

Ben yeniden öğretmen olmak istemeyeyim de ne yapayım be dostlar? Aynı duygu ve düşünceleri paylaştığımız emekli meslektaşlarımız öğretmenliği ve öğrencilerini özlemesi de ne yapsınlar?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Test